Yavuz Özmen bilimseltefsir.com
------

34- Kaf / (50)

  • Kâf...
    Şanlı Kur’an...
    Kaf harfi Hurufu mukattaa denilen on dört harften biridir ve Kur’an’ın (manyetizmanın) sembolüdür. Kur’an, bizim bildiği-miz vahiylerin derlendiği Mushaf’ın adı değildir. Kur'an, atomlar gibi mahlukattır.

    İlk sembol olun Nun harfi evreni içine alan ana yapı, Kadir Gece’sinin sembolüydü, Kaf ise onun içindeki basınçlı alanlar yani manyetizma oluyor. Kadir Gecesinin içi tamamen doludur. Geçmişte sayısız alim, filozof ve din bilim bilginleri uzayın boş olamayacağı kanaatine sahiptiler. Gerçektende günümüz modern bilim dünyası da evrenin Higgs adını verdikleri kuvvet/enerji içeren ve tüm atomların enerjisini içeren yapı üzerinde çalışıyorlar. Allah bunu sözlerindeki ip uçları ile bize anlatıyor, bir vahyinde “Madde nedir/neyden yapılmıştır?” diye soruyor. Sonrasında her şeyi sudan yarattım diye bildiriyor. Su denilen şey, işte bu Higgs veya esir olduğu varsayılan enerjidir.

    Durgun vaziyetteki enerji denizinin içinde bazı dalgalanmalar, hareketler, yarılmalar, itilmeler gibi bir takım hareketler olmalı ki varlık dediğimiz girdaplar meydana gelebilsin. Hareket olması için de mevcut durağanlığın bir şekilde bozulması gerekiyor. Girdapları, rüzgâr denilen manyetik esintiler doğuruyor. Homojen yapı içinde girdaplar aracılığıyla vakum ve basınç alanları oluşturuluyor. Günümüzde manyetizmanın varlığı gözlemleniyor fakat yapısı halen daha anlaşılamıyordu. Vahiyler bize manyetizmanın Higgs içindeki basınç alanları olduğunu söylüyor. Manyetik rüzgarlar, Allah'ın "kalem" dediği etkinin kazandırdığı hareketler ile meydana geliyor. Kalemin kendisi hakkında burada fazlaca aktaracak vahiy yorumu yoktur. Kalem direkt olarak Allah ile ilgili konu kapsamına giriyor.

    Her atomun içinde boşluk/vakum alan oluştuğunda, kenarlara itilen Higgs, sıkışarak onun etrafında elektromanyetik alan oluşturuyor. Bu alanın şekli tahmin edeceğiniz üzere küre şekilli olmalıdır. Ama vahiyler bu alanın şeklini yumurtaya benzetiyor. Yumurtanın hatları, bir yarısı küre diğer yarısı eliptik şekildir. İçte kalan girdabın uzunluğu dikkate alındığında, etrafına giydirilmiş basınç alanın tam da yumurta şeklinde olması gerektiği anlaşılıyor. Mecid, geniş ve lütuf demektir. manyetizmanın genişliği bereket olduğundan ötürü Kaf yani Kur'an bir lütuftur. Dıştan atoma bakıldığında onun eliptik tarafı gözükür, göz-lemcinin bakış açısı yüzünden izlencede bir dağ gözükmektedir. Tefsirlerdeki coğrafik dağ anlatılarına sapmanın nedeni hemen anlaşılır hal alıyor; Kaf, ne bir masal öğesi, nede dünya üzerindeki coğrafi bir dağı anlatmayıp, atomların etrafındaki manyetizmanın dış katmanının görünümünü bildirir.

    Allah, her atomu/âyeti içine alan manyetizma için Kur’an kelimesini kullanıyor. Kur’an, içindeki âyetleri dokunulmaz yapıyor, onu koruyor. Bakınız konu hakkındaki şu cümleler de Allah’a aittir; "Biz onu korunaklı bir yapı yaptık!"

    Habli-l verid; ip ve can damarı kelimelerinden şah damarı anlamı çıkarılamaz. Çünkü bu damar vücudu boydan boya kat etmiyor. Gerçekte "Habli-l verid" atomun Gök tarafından yere kadar olan mesafeyi boydan boya uzanmaktadır. Bu uzantıyı dıştan ifade ettiğinde Allah’ın ipi denilirken, içten bakışla anlatmak için elbet damar denilmeliydi. Hortumlara hortum ismi bu sebepten verilmiyor mu? İçinden akışa müsait bir yapı anlatılıyor, sonra çapı vesilesi ile içinde taşınanların miktarı, fısıltı ile anlatıyor.

    Yer ucundan Gök'e taşınan bilgi, kapıları mühürlü Gök'lerde saklanıyor/kayıt tutuluyor. Vahiy buradaki meleklerin bu işi yaptığını bize söylüyor. Atomun her fonksiyonu için melek deniliyor. Yani atomun her yaptığı işin ismi melek isimleri ile anılıyor. Bunlardan önemli fonksiyonlara büyük melekler denilerek özel isimler verilmiştir.

    Kur’an ile ilgili teknik bilgi hususunda Allah diyor ki; Sen bundan gafil idin, biz gözündeki perdeyi kaldırdık!.. Cennetin takva sahiplerine yakınlığı anlatılıyor, burada her bir cennet, birer elementtir. Ve ant olsun ki, Gök’leri ve Yer’i ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattık. Ve Bize bir yorgunluk dokunmadı... Varlığı anlatan en önemli cümle bu olmalı. Gök'ler ve Yer ve onların ikisi arasındakiler altı günde yaratıldı! diye bildirilmiş fakat biz bu bildirimi öylesine okuyup geçiyoruz. Şimdi bu cümlede şunlara dikkat edelim:

    Gök çoğul, Yer tekil anılmış; Evrene herhangi bir gök cisminin üzerinde olan gözlemci kişi, kendi bulunduğu gezegeni yer kabul edecektir. Eğer vahiyler atomları anlatmayıp ta evreni anlatıyor olsaydı, o zaman Yer çoğul Gök tekil anılmalıydı. Pekâlâ, neden bunun tam tersi ifade ediliyor? Gök'ler ve Yer bildiriminden, biz neden gökyüzünü ve yeryüzünü anlıyoruz?

    -Yeryüzünün bittiği yerde uzay yani gökyüzü başlar, bu ikisinin arası yoktur, iki yüzeyin temas ettiği satıh kalınlık arz etmez ve arasında hiçbir şey olamaz! -Gök'ler ve Yer arasındakiler altı günde yaratılıyor, yerin altındakiler için ne dememiz gerekir. Bu soruları ve çelişki gibi gözüken ifadeleri açıklayamayan ulema yüzünden nice İnsan (nice aydın kişi) sapkınlığa düşmüş, gerekli açıklamayı yapamayan din bilginleri ya bu konuyu savsaklayarak kapatmış yada dokunmamamız hususunda telkinleriyle İnsanları korkutmuşlardır. Tüm bunların açıklayıcı tek cevabı var; Vahiyde anlatılanların tamamı atomlara ait tanımlamalardır! Burada aksi bir durum var; Mevcut atom modellemeleri, vahiylerin anlattığı atom/âyet tanımlamasından çok uzaktır. En başta proton ve elektron yani Gök'ler ve Yer birbirinden ayrı/kopuk diye öğretilmiş hepimize, Şimdi birden bire monoblok bir yapıyı haber verdiğimizde hemen anında bizden delil isteniyor. (Mevcut atom resimleri bir delile dayanmadığı halde çoğunluğun kabulü doğru sanılıyor) Tümleşik atom yapısı hakkında ilk delil vahiylerdir. İkinci sırada Maddenin bütün yapısı geliyor; Birbirinden kopuk iki uzva sahip atom ile madde bütünlüğü (kovalent bağlanma) sağlanamaz. Üçüncü delil, Hadron çarpıştırıcısındaki proton çarpıştırma deneylerinin yapılmasıdır, bu hızlandırıcı protonun hızlanmasını sağlıyor, gerçekte manyetizma protonu etkileyemez, burada hızlandırılan elektrondur. Proton ve elektron ayrı olsalar. icra edilen şey "Elektron çarpıştırma" deneyi olurdu. Atomun yekpare olması, evrendeki tüm bilinmeyenleri ayrıca açıklayabilir.

    Hortum dediğimiz girdap, bize atomun yapısının bir kısmını görünür yapmaktadır. Orta kısmındaki vakum, nesneleri gökyüzüne kadar çıkarabilecek güçtedir. Yeryüzündeki dönen kısma kendini kaptıran nesneler savrulmaya rağmen oradan çıkamıyorlar, bu kuvvet iki atomu birbirine bağlıyor. Hortumun yalnız etrafındaki basınçlı alanı da dikkate aldığı-mızda onu yumurtaya benzerliği bize çok yardımcı olacaktır. Yumurta ışığa tutulduğunda içindeki atom benzeri yapı ve güneşin çekim alanını temsil eden üst kısımdaki boş alan görülecektir.

    Gök'ler çoğul ifadesi, yedi tane koniden oluşan Kuark'ların/Gök'lerin bir arada durmasından ötürüdür. Yer ise tektir, girdabın uzantısının sivri ucudur. Elementler içindeki atomların Gök kısımları (protonları) merkeze dönük olduklarından Yer uzvu dışa kalmaktadır. Böylece her maddenin dış yüzeyi "yeryüzü" olarak anılabilir.

    O gün Yer yarılıp onlardan hızla ayrılır, İşte bu haşr Bizim için kolaydır...

    Kıyamet öncesinde dağılan elementler, akabinde yeniden enerji seviyelerinin yükseltilmesi ile aktivitelerine kavuşabilirler. Yeni dünyaya yine bir ceset içinde değil, sadece atomlar olarak doğacağız.

1: ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ

Kâf vel kur’ânil mecîd
Kâf: Şanlı Kur’ân
(Gaf harfi Kur'an ın sembolüdür. Bu cümlede açık, sade ve şüphe götürmez şekilde belirtilmesine karşın "Huruf-u Mukattaa harflerinin anlamlarının sır olduğunu söylemek nedir?)

2: بَلْ عَجِبُوا أَن جَاءهُمْ مُنذِرٌ مِّنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ

Bel : bu- acibû : acaba/merak- en câehum: onlar için geldi - munzirun : uyarı - minhum: kim ki onlar - fe kâlel : dediler - kâfirûne: İnkar edenler - hâzâ şey’un acîbun: bu hareka şey nedir
İnkar edenler (anlatılanları dinledikten sonra) -Bu harika şey nedir? diye sordular. Bu uyarı, onlar ın meraklarına binaen geldi.

3: أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ

E izâ mitnâ : biz öldükten - ve kunnâ turâbâ : toz olduktan - zâlike: o (tozdan)- rac’un :geri - baîdun: getirilemek
Biz ölüp toz/toprak olunca, o tozdan mı geri döndürüleceğiz?

4: قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِندَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ

Kad alimnâ : öğrendik - mâ tenkusul : yksun/ eksik olan ne - ardu minhum: Yer'de /Elektronda- ve indenâ : Bizde var - kitâbun: kitapta - hafîzun: saklayan
Yer'de ne eksik onu öğrendik! (Yer/elektron etrafında yumuşak yün gibi oluşumun, iyi amellerle kazanıldığını önceki bölümde gördük. İnkarcılar burada amelleri olmadığından ötürü kendilerinde olmayanın, inananlar olarak kendilerinde olduğunu ve bunun bir kitap meydana getirdiğini ve salih amellerin orada kayıtlı olarak saklandığını...)

5: بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَّرِيجٍ

Bel kezzebû : Fakat yalan söylediler - bil hakkı: hak ile - lemmâ câehum: neden geldi - fe hum: onlara - fî emrin: sırayla - merîcin: kuş iskeleti
Onlara iskeletleri sırayla geldi, neden hak ile yalan söylediler?

6: أَفَلَمْ يَنظُرُوا إِلَى السَّمَاء فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ

E fe lem: yapmadıkmı- yanzurû: bakıyorlar - ilâs semâi : göklere - fevkahum: üzerlerindeki - keyfe beneynâhâ: sanıl bina ettik - ve zeyyennâhâ : biz onu alıp - ve mâ lehâ: ne toplayan - min furûcin: gömlek
Göklere bakmıyorlar mı? biz onu üzerlerinde bina ettik, etraflarına toplayıp gömlek yaptık. (Ruhlar, göklerin-kuarkların içinde barınıyor. Gökler için bina ettik deniliyor, yani onlar büyük ve inşaaları süreç alıyor. Ruh, gökler olmadan benlik kazanamıyor, çünkü ruh, bir alevdir. Ruhlar bir arada iken hepsi birleşerek tek alev halinde duruyorlar, düşünemeyerek, fizik anlamda ahreket etkizce ve şuursuzca.)

7: وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ

Vel arda medednâhâ : Yer'i uzattık - ve elkaynâ: attık - fîhâ ravâsiye: sağlam dağların içine demir attık - ve enbetnâ: nebat gibi bitirdik - fîhâ min : içinde - kulli zevcin: eşler için - behîcin: neşeli
Yer'i bir nebat gibi eşlerin içinden uzattık. Onların içinde bir neşe kaynağı olarak. (Gökler yaratılıyor ve onların bir ucu uzatılarak Yer ismiyle anılan yeni bir organ oluşturuluyor. Gökler, koni prizma şekilli iken bu uzatma işleminden sonra adeta dondurma külanını andırıyor tabi orantısal olarak çok daha uzun halde. Oluşan bu yer, göklerdeki insanlar için adeta bir cep telefonu sayılacak şekilde sağladığı iletişim sayesinde şenlik oluyor.)

8: تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ

Tebsıraten: öngörü - ve zikrâ : anıların saklanması - li kulli abdin : hep ibadet (hizmet) için - munîbin: bolluk
Öngörü ve amellerin saklanmasıyla birlikte bolluk adına hep ona hizmet (ibadet) etsin diye.

9: وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء مُّبَارَكًا فَأَنبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ

Ve nezzelnâ : biz indirdik- mines semâi: gökten - mâen mubâraken: bereketli suyu - fe enbetnâ : bitki olsun - bihî cennâtin: cennet - ve habbel : sevgi/aşk- hasîdi: hasadı
Gökten mübarek/bereketli suyu biz indirdik, cennete bahçelerinde bitki olsun, aşk hasadı olsun.

10: وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَّهَا طَلْعٌ نَّضِيدٌ

Ven nahle: palmiyeler- bâsikâtin: katlar halinde sıralı - lehâ tal’un : onu yüzen - nadîdun: zenginlikler
Sıralı palmiyeleri katlar halinde yüzen zenginlikler yaptık. Bir element içindeki atomların uzantılı görüntüsü bu tarifteki gibi olmalı ki onların uzayda duruşları, yüzen zengin bahçeler diye tanımlanmış)

11: رِزْقًا لِّلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ

Rızkan: rızk - lil ibâdi : için çalışan- ve ahyeynâ: selamladık - bihî beldeten: beldelerinde - meytâ:ölü - kezâlikel: dışarı - hurûcu: çıkardık
Ölüleri mezarlarından rızk için çıkardık, beldelerinde çalışanları selamladık. (Mezarda bekleyenler derken, atomların içinde kıyamı bekleyen ruhlar. Bunları rızk için çıkardık, beldelerinde-elementler içinde- çalışanları selamladık-enerji yolladık.)

12: كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ

Kezzebet: yalan söyleme - kablehum: onların geleceği - kavmu nûhın: nuh'un kavmi - ve ashâbur ressi : ress sahipleri - ve semûdu: semud
Nuh kavmi, ress sahipleri ve sehud hakkında yalan söylediler.

13: وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ

Ve âdun: geri döndü - ve fir’avnu: büyük ev - ve ihvânu lûtın: lüt kardeşler
Lut kardeşler, büyük eve geri döndüler. (Büyük ev, ileride bahsi edilecek olar Ra sembolüyle hacimce en büyük ins atomu, Bu atom içinde eyleşen lut'un kardeşlerinin ruhları.)

14: وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ

Ve ashâbul eyketi : kurunun sahipleri- ve kavmu tubbain: tubba kavmi- kullun kezzeber : hepsi yalancı- rusule: resulle - fe hakka vaîdi: yıkım hakkında uyarı
Korunun sahipleri ve tuba kavmi hepsi yalancı oldular, yıkımları hakkında uyarı için resul gönderildi.

15: أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِّنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ

E fe ayînâ: bunları- bil halkıl : halg etme yoluyla- evvel: ilk - bel hum: ancak bunlar - fî lebsin: aşınma - min halkın: yaratılıştan - cedîd: yeni
Biz bunları halg etmeyle yaptık, ancak bunları yeniden yaratışta aşınmış olacaklar.

16: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

Ve lekad: biz - halaknâl insâne: insanı halg ettik - ve na’lemu : biz biliyoruz - mâ tuvesvisu: vesveseleri nedir - bihî nefsuhu:nefsini - ve nahnu : yakınız - akrabu ileyhi : ona kendinden- min hablil : halat - verîd: damarından
İnsanı Biz yarattık, tabi ki onu biz biliriz. Onun vesveselerini, nefsinin isteklerini. Ona halat damarından daha yakınız. (Koni şekilli gök ten uzatılarak ta aşağılara sarkan Yer uzvu aynı zamanda çalışması ve görüntüsü ile tornado/ hortuma tıpatıp benziyor. Görünmeyen bu hortumun içinden enerji (atomun kanı) akıyor. Bu hortum İnsan atomunu boydan boya kat ederken tam da atomun merkezinde yer alıyor. Buna rağmen Allah, bize bu halattan daha yakın olduğunu beyan ediyor. )

17: إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ

İz yetelakkâl : alıcılar - mutelakkîyâni : (teybin ses alması gibi) kaydediyor - anil yemîni : sağdan - ve aniş şimâli: ve kuzeyden - kaîdun: oturmuş
Sağda ve soldaki sabit alıcılar, kaydediyorlar. (Cümlede sol kelimesi geçmezken günümüze kadar yapılmış tefsir ve meallerde nedense hep sağ ve sol diye tercüme edilmiş. Valans bandında iki akom bulunan bir elementin dıştan görünüşü sağa-sola açılmış kollar şeklinde değil 90 derecelik V gibidir, öyle anlatılıyor. Bu duruş 180 derecelik duruşa göre daha işlevsel ve daha akıllıcadır. Kovalent bağlanmalarda çeşitliliği arttırır. İşitme işlevini yerine getirirken de tek yönden değil bilakis her yönden gelecek titreşimleri algılar. Çift dipollü teleskobik antenleri hatırlayın, böylelikle her açıdan alınan sinyalin kazancı, maksimum seviyede tutulmuş olur.)

18: مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

Mâ yelfızu : söylediğin - min kavlin : sözün - illâ ledeyhi: belgeleyen - rakîbun atîdun: hazırlayan bir sorumlu
Söylenen sözleri kaydeden sorumlular.

19: وَجَاءتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ

Ve câet : geldi - sekratul mevti: ölüm anı - bil hakk:doğru - zâlike: o - mâ kunte : sen ne- minhu : bundan - tehîdu: sapma
ölüm anı geldiğinde bile doğru olandan sapma.

20: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ

Ve nufiha: üflendiğinde - fîs sûr: her şeyden çıkan ses(Sur) - zâlike: o - yevmul vaîdi: yıkımın başladığı gün
Üflendiğinde her atomun işiteceği titreşim oluşur. Bu, yıkımın başladığı gündür. (Sur'a üflenmiyor. Üfleme yani manyetik titreşim ile her atomun titreşmesi sonucunda her atomun içindeki ruh bu sesi işitiyor. Sur, her şeyden çıkan ses demek.)

21: وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ

Ve câet : geldi - kullu nefsin : her nefse - meahâ : birlikte - sâikun: saika halinde - ve şehîdun: şahit oldular
Her nefse birden gelince o saikaya şahit oldular.

22: لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

Lekad : biz - kunte : siz - fî gafletin : gaflet içinde - min hâzâ: ortaya - fe keşefnâ : çıkardık - anke gıtâeke: senin aptallığınızı - fe besarukel yevme : öngörü günü - hadîdun: demir
Biz seni gafletinden kurtarıp çıkardık. Demirin öngörüsüyle. (Demir, beyindeki tek hörgüçlü element yani insanın elektronu sayesinde bunu ön görmeni sağladık...)

23: وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ

Ve kâle: dedi - karînuhu : ortağı - hâzâ mâ ledeyye: benim var - atîd:kapasite
Ortağı dedi; Benim kapasitem var!

24: أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ

Elkıyâ : Attı/fırlattı- fî cehenneme: cehennemin içine - kulle keffârin :bütün kafirler - anîdin: inatçı
İnatçı kâfirlerin hepsi cehenneme atıldı.

25: مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُّرِيبٍ

Mennâın: önlemek - lil hayri : hayrı - mu’tedin: saldırgan - murîbin: şüpheli
---

26: الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ

Ellezî ceale: kim yaptıysa - meallâhi : Allah'a - ilâhen âhara: şirk (başka ilah) - fe elkıyâhu: o atıldı- fîl azâbiş şedîdi: şiddetli azap
Şirk içinde olanlar, şiddetli azap içine atıldılar.

27: قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِن كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ

Kâle : dedi - karînuhu rabbenâ: rabbinin ortağı - mâ etgaytuhu : ne söyledim- ve lâkin kâne: ama öyle idi - fî dalâlin : hata içinde - baîdin: uzak
---

28: قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ

Kâle: dedi- lâ tahtesımû : tartışmayın - ledeyye : yakında - ve kad kaddemtu : bana gönderdi - ileykum : sana - bil vaîdi: söz almak
Tartışmayın, Bana gönderilmiş, sizin için alınmış söz var.

29: مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ

Mâ yubeddelul: nedir değiştiren- kavlu ledeyye: alınmış söza- ve mâ ene : ve benim - bi zallâmin : adaletsizliğim/zalimliğim - lil abîd: köleler için
Alınmış sözü değiştiren nedir? Ve benim zalimliğim köleler için.

30: يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ

Yevme nekûlu: dediğimiz gün - li cehenneme: cehennem için - helimtele’ti : dolumuydu - ve tekûlu: Ve diyor ki - hel min mezîdin: daha fazlasına yaptın mı
O gün cehenneme: doldunmu deriz. Ve o daha fazlası var mı? der.

31: وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ

Ve uzlifetil :yaklaştırıldı - cennetu:cennet - lil muttakîne:ihtiyatlı - gayra baîdin: uzak değil
Cennet, ihtiyatlı olanlara uzak sayılmayacak kadar yaklaştırıldı.

32: هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ

Hâzâmâ tûadûne : tehdit altında oldukları - li kulli : bütünü için- evvâbin: her biri - hafîz: saklayanların -
Saklayanların her biri, tehdit altında oldukları için onların hepsine (cennet yaklaştırıldı).

33: مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَن بِالْغَيْبِ وَجَاء بِقَلْبٍ مُّنِيبٍ

Men haşiyer rahmâne: Rahman/saran korkusu - bil gaybi : görünmeyen - ve câe: geldi - bi kalbin : kalp ile - munîbin: pişman -
Kendilerine bilinmeyen saran rahman korkusu ile gelen pişman kalpler.

34: ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ

Udhulûhâ : girin - bi selâm: güvenle - zâlike: o - yevmul hulûd: ölümsüzlük gününde -
(onlara) Güvenle girin, o ölümsüzlük yerine (atomun içine/cennete/konutuna/evine)

35: لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ

Lehum : onlar- mâ yeşâûne: ne istedilerse - fîhâ : nerede - ve ledeynâ mezîdun: ve artık sahipler-
Onlar (mübinler) Nerede, ne istedilerse artık ona sahipler.

36: وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُم بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِن مَّحِيصٍ

Ve kem ehleknâ: mahvoldu kaç kişi - kablehum: onlardan önce - min karnin : yüzyıllar - hum: onların- eşeddu : şiddetli - minhum batşen: onlardan acımasız - fe nakkabû: yakalandılar - fîl bilâd: ülkede/beldede - hel min mahîsin: kaçınılmazdı -
Onlardan yüzyıllar önce kaç kişi helak oldu, şiddetle acınmadan kendi beldelerinde/ülkelerinde yakalanmaları kaçınılmazdı.

37: إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ

İnne fî zâlike le zikrâ:Hafızada olanlar- li men kâne: kime ait - lehu kalbun: onun kalbi - ev elkâs sem’a: veya işittikleri - ve huve şehîdun: ve şahit olduklar -
Hafızaya alınanlar, kalp kime ait ise onundur, şahit oldukları ve işittikleridir. (Burada kalp diye anılan şey insan atomunun göğsündeki kuarklardır. Konuya yasin bölümünde iyice açıklık getiriliyor. Yasin, ya ve sin isimli iki kuark'ın göğüste durduğu yer ve işlevi itibarı ile tamamen kalbe benzemesinden ötürü Kur'an'ın kalbi diye anılmaktadır. Burada anılan kalp işte o kalptir. Zaten vahiy rivayetlerinde tüm düşüncelerin kalpte geliştiğine vurgu yapılır. Bu ayrıntılar günümüze kadar anlaşılamadığı için, beyin yerine kalbe yüklenen hissiyat ve düşünceden ötürü ti'ye alınıyordu. Benzer şekilde ard'ın düz olması ile yeryüzünün/dünyanın düz olduğu vurgulanıyor sanıla geliniyordu. Gerçekte insan, kafadan bacak görüntüsüyle göğüste gelişiyor ve bu kısmın (Kur'an ile) örtülmesi isteniyor. İşte olaylar hep birbirine bağlı fakat hepsinin merkezinde sadece insan ismi verilmiş bir atom var.)

38: وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِن لُّغُوبٍ

Ve lekad halaknâs semâvâti vel arda: Gökleri ve Yer'i - ve mâ beynehumâ: ve (Gökler yer ) arasındakileri- fî sitteti eyyâmin : altı gün(ler)- ve mâ messenâ : ne dokundu - min lugûb: zayıflık/yorgunluk -
Gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattık. (Gökler çoğul yer tekil anılıyor. Çünkü atoma ait parçalardan gök yedi tane ve yer tek tir. Uzaya/evrene bakarsanız orada gökyüzün'nün tek yeryüzü lerin çoğul olması gerektiğini fark edersiniz. Ayrıca Gökyüzü ile yer yüzü arası diye .ir alan mevcutta bulunmuyor. Bu ikisi birbirlerine temas halinde olduklarında aralarından üçüncü bir katman yoktur. Fakat Atomdaki gök'ler (proton) ve yer (elektron) arasında 71 ila 73 yıl mesafede bir aralık var ve bu aralıkla yukarıda anılan hatıralar, salih amellerin saklandığı levhalar (levhi mahfuz) var. ) Ve Bize (hiç)bir yorgunluk dokunmadı.

39: فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ

Fasbir alâ mâ yekûlûne: sabır ne üzerinedir? - ve sebbih: yüceltmek - bi hamdi rabbike: rabbine hamd etmek - kable tulûış şemsi: güneş yükselmeden önce - ve kablel gurûb: ve guruptan önce -
Sabır ne üzeredir? Güneşin yükselmesinden gurup vaktine kadar Rabbinee hamd et ve onu yücelt.

40: وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ

Ve minel leyli: Gece boyunca- fe sebbihhu : yüceltin - ve edbâras : ve yönetin- sucûdi: aşağı inin -
Gece boyunca yüceltin, aşağı inip yönetin. (Ruh proton/göklerin içinde ve elektron aşağı kısımda kalıyor. Elektron, fizik anlamda icraat yapılabilecek tek organ. Fizik dünyada iş yapabilmek için ruhun elektrona hakim olması ve kumanda etmesi gerekiyor.)

41: وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ

Vestemi’ yevme : gün dinle - munâdi yunâdil : arayanlara seslenildi - min mekânin karîb: mekanın yakınında
Dinle, arayanlara o gün seslenildi, yakın mekandan.

42: يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ

Yevme yesmeûnes sayhate: bağırışlar duydukları gün - bil hakkzâlike : hak ile- yevmul hurûci: çıkış günüdür
Bağrışları işitirler, İşte o gün diriliş/kabirden çıkış günüdür.

43: إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَإِلَيْنَا الْمَصِيرُ

İnnâ nahnu nuhyî : selamlayan biziz - ve numîtu : yattık - ve ileynâl masîru:yeniden beliren biziz
Yeniden selamlayan biz olduk, yattık ve yeniden belirdik. (Vahiy rivayetlerinin maksadı bize önümüzde bizi bekleyen yeni hayatta bizi nelerin beklediğinin anlatılmasından ibarettir. Vahiy rivayetleri iyi anlayanlar, yeniden ama kür olarak dirildiklerinde onlara ışık tutacak yegane bilgidir bunlar.)

44: يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ

Yevme teşakkakul ardu : Yer'in parçalandığı gün - anhum sirââ: onlar acalece- zâlike haşrun : o diriltildiğinde - aleynâ yesîrun: üzerimize yürüyen -
Yer'in parçalandığı gün onlar acelece üzerimize yürürler.

45: نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ

Nahnu a’lemu: biliyoruz - bi mâ yekûlûne: dediklerinin hepsini- ve mâ ente aleyhim: ve sen değilsin onlardan - bi cebbârin : kudretiyle - fe zekkir : bahseden/zikreden - bil kur’âni : kur'an'ı - men yehâfu vaîdi: kurkup sevinç duyan kimselere vaad edilen
Onların dediklerinin hepsini biliyoruz. Sen onlardan kudretli değilsin, Kur'an'ı zikreden, ondan korkan kimselere vaatler edilensin.