Yavuz Özmen bilimseltefsir.com
------

37- Kamer (54)

  • Saat yaklaştı ve Ay yarıldı...

    Gök'lerin/Kuark'ların ve atomun dış kısmına ay deniliyor. Bu yüzeyin hareketti sayesinde kendisine çarpan fotonları yansıtma özelliği var. Ancak iki yüzey simetrik veya yan yana durdukla-rında her açıdan gelen ışığı yansıtabiliyor. Tek başına dahi ay olarak anılmasına rağmen ancak iki tanesi ile tam ay oluşuyor, burada önemli öğe, hareketli bucakların yansıtma mahareti oluyor.

    Protonun içinde üç çift Kuark var. Bu yüzden protonun içi, üç aylar olarak anılır. Ayın yarılması ifadesinde Şak kelimesi kullanılmıştır. Şak yarılma olarak tercüme edilirse eksik kalır, bu kelime bir simetrik yapının tam ortadan ayrılmasını tanımlar. Mesela elmayı ikiye böldüğünüzde her iki parça birbirinin aynısıdır. Gece ve gündüz Gök çiftleri tam ortadan Şak edildi-ğinde altı tane Gök konuşulur. Vahiy, protonun içyapısı ile ilgili önemli bir olayı anlatmaktadır. Bunlar son derece açık hikmetlerdir...

    Hikmet, Fizik demektir. Fizik alemin var edilişinin büyük bir bilgi olduğu hakkında uyarılar/öğretiler yapılmasının fayda etmediği bildiriliyor. Sonra yine Gök'ler yani Kuark'lar hakkında bilgi veriliyor. Protonun içinde iken Gök'lerin kapıları kapalı durumdalar, Protonun dağılması ile Gök kapıları açılmış oluyor, içinde bulundukları deniz nedeniyle Gök'lerin içi adeta su doluyormuş gibi enerji doluyorlar.

    Semanın kapılarını gürül gürül akan suya açtık! Ve ant olsun ki onlara, içinde caydırıcı şeyler bulunan haberlerden geldi... Vahiylerde geçmiş zaman kipi ile bildirilmesine rağmen protonun dağılması, gelecekte kıyamet öncesinde yaşanacak olaydır. Aslında her atomun kaderi aynı olduğu için geçmişte gelişen kader, geleceği aydınlatacak şekilde anlatılıyor. Bu yüzden Hikmet yani fizik kurallarının işleyişi değişmezdir, olması muhtemel değil, mutlak olan şeyler böyle kader ismi ile anlatılır.

    Kabirlerden, gözleri dehşete düşmüş olarak çıkarlar...

    Sanki onlar, etrafa yayılan çekirgeler gibidir...

    Davetçiye doğru koşan kâfirler: “Bu, çok zor bir gün.” diyecek-ler. Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanladı. Böylece kulumuzu yalanladılar. “O, mecnundur.” dediler...

    Ve onu, perçinlenmiş levhalardan oluşan deniz üzerinde taşıdık...

    Evreni dolduran enerji denizinden bahsediliyor. Akıllara şu soru geliyor. Madde, maddeden yapılmadığına göre, bu su nereden gelmiştir? Levhalara benzemesinden ötürü Levh-i mahfuz denilen varlığın üst üste duruşları su gibi akışkan/kaygan yapı oluşturuyor. Levhaların yapısını tek boyutlu varlıklar oluştur-duğu için bu kayganlık ve akışkanlık konuşulabilir.

    Anlatılanları dimağımızda resme dönüştürmeyi başarmalıyız. Betimlemede bize, doğadaki örnekler yardımcı olacaktır. Gemi gözlerimizin önünde yüzerek akıp gidiyordu, ve ant olsun ki Biz, onu âyet olarak bıraktık. Buna rağmen tezekkür eden var mı? Öyleyse inzarım ve azabım nasıl oldu? Ve ant olsun ki Biz, Kur’an’ı kolaylaştırdık. Buna rağmen tezekkür eden var mı? Ad kavmi de yalanladı. Muhakkak ki Biz, onların üzerine uğursuzluğu gün boyu devam eden sarsaran rüzgârı gönderdik, İnsanları, sanki kökünden koparılmış hurma kütükleri gibi atar...

    Beldedeki suyun, onlar arasında taksim edildiğini onlara haber ver. Muhakkak ki Biz, onların üzerine tek bir dalga gönderdik. Böylece onlar, ufalanmış kuru ot gibi oldular...

    Lût kavmi de uyarıları yalanladı. Muhakkak ki Biz, onların üzerine helâk edici bir kasırga gönderdik. Seher vaktinde Lût ailesi hariç, onları kurtardık... Ve ant olsun ki, firavun ailesine de uyarılar geldi. Âyetlerimi-zin hepsini yalanladılar. Bu sebeple onları yakalayış ile yakala-yıp aldık. O gün yüz üstü ateşe sürüklenirler. “Sekarın (alevli ateşin) dokunuşunu tadın!” Muhakkak ki Biz, her şeyi, bir kaderle yarattık...

1: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ

İkterabetis sâatu: saati yaklaştı - ven şakkal kamer: ayın yarılması -
Ay'ın yarılma vakti yaklaştı.
(Ay, Atomların koni şekilli -dış- yüzeyine deniyor. Bu yüzeye çarpan enerji parçacıkları yansıyor. Aynı yüzeyin iç kısmına cebrail deniyor.)

2: وَإِن يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ

Ve in yerav âyeten: bir ayet görürlerse - yu’ridû: tepki gösteriyorlar - ve yekûlû sihrun mustemirrun: sürekli bu bir sihirdir -
Bir ayet görseler sürekli tepki gösteriyor “bu bir sihirdir.” (derler)
(Ayet görmek! Dikkat edin işitmek veya okumak demiyor. Ayet, atomlar ve onların parçalarına verilen genel isim. Atomların temelinde ve yapısında sadece enerji/zaman kullanıldığından ötürü gerçekte ortada bir şey yok ama izlenen algılanan etkileri var. Bir zaman çizgisi ilerlerken önüne çıkacak (onu dik kesen) bir başka zaman çizgisi çıktığında onu ittirmekte, paralel ilerleyişte çekmekteler. İşte bu davranışlar dıştan izlendiğinde ancak bir sihir olarak tanımlanabilir.)

3: وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ

Ve kezzebû vettebeû : yalanı takip ediyorlar - ehvâehum : arzuları - ve kullu emrin mustekırrun: hep kararlı kalmak -
Bir yalana takıldılar. Onların arzuları, kararlı kalmak.

4: وَلَقَدْ جَاءهُم مِّنَ الْأَنبَاء مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ

Ve lekad câehum: Onlara gelen - minel enbâi : haber - mâ fihî muzdecer: içinde caydırıcı ne vardı -
---

5: حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ

Hikmetun : fizik alem - bâligatun: çok- fe mâ tugnin nuzur: yeminle gelişti-
Fizik alem (deki varlıklar) çok yeminle gelişti. Allah her şeyi bizzat kendisi yapmıyor. Atomlara vaat/tehdit ve yeminle iş gördürüyor, sonuçta insan atomlarının inancı ile evrenin içindeki yapılar inşa ediliyor.)

6: فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُّكُرٍ

Fe tevelle anhumyevme: bir gün gelecek onlara- yed’ud dâi : çağrılacak - ilâ şey’in nukur: inkar edilemez şey -
Gün gelecek onların inkar edemeyeceği şey olacak.

7: خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ

Huşşean : aşağıda - ebsâruhum : gözleri - yahrucûne : dışarı çıkmak - minel ecdâsi : mezar - keennehum : sanki onlar - cerâdun munteşir: yayılan çekirge -
Kabirlerden, gözleri aşağıda-cinsel bölgeye bakar şekilde- çıkarlar. Sanki onlar, çekirgeler gibi etrafa -maksatsız şekilde- yayılmaktadırlar.
Cinsel bölge atomlarda göğüstür, çünkü onlar kafadan bacak ve tepesinde tek gözlü devlere benzemektedirler, boyunlar eğilmiş halde olunca artık tepeye değil karşıdakinin göğsüne bakar haldedirler.)

8: مُّهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

Muhtıîne: uyarıldı - ilâd dâi yekûlul : körler- kâfirûne:inkar edenler - hâzâ yevmun asir: bu zor bir gün -
Körler ve kafirler uyarıldı: Bu zor bir gündür!

9: كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ

Kezzebet kablehum kavmu nûhın: nuh kavminden önce yalan söylediler - fe kezzebu abdenâ : kölemiz yalan seyledi - ve kâlû mecnûnun vezducir: çılgınca ve ters cevap verdiler-
Nuh kavminden önce de yalan söylediler, çılgınca ve ters cevaplar verdiler.

10: فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانتَصِرْ

Fe deâ rabbehû: Rabbi çağırdı- ennî maglûbun fentasır: yenilgiye uğramayıp zafer -
Yenilgiye uğramayıp/zafer elde edenleri rabbi çağırdı.

11: فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاء بِمَاء مُّنْهَمِرٍ

Fe fetahnâ : Açtık- ebvâbes semâi : göklerin kapıların - bi mâin munhemir: dökülen suyla -
Göklerin kapılarını açtık, (içinden dışarı) dökülen suyla.
(Göklerin içi boşaltılarak ruhlara böylelikle mekan -cennet- yapılıyor.)

12: وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاء عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ

Ve feccernâl arda : Yer'i patlattık - uyûnen: gözler - feltekal mâu: suyla tanıştı - alâ emrin kad kudir: emrimiz üzerine oldu-
Yer'i -elektronu- patlattık, gözler suyla tanıştı. Bunlar emrimiz üzerine oldu.
(Yer'in patlaması, denildiği gibi bir kürenin oluşup ışık hızı ile büyümesinin anlatımından ibaret. Yer etrafında oluşan su/denizi, atomun içindeki ruh hiç görmemişti, evren denizi durağan, bir balığın denizi bilemeyişi gibi atom da içinde yüzdüğü denizi algılayamıyor. Ne zamanki kendi etrafını kuşatan bir denizin hareketini hissediyor , tatlı diye anılan bu denize şahit oluyor.)

13: وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ

Ve hamelnâhu: un biz taşıdık - alâ zâti elvâhın : tıpkı tabak gibi levhalar - ve dusur: ve ileri itme ile -
Onu biz taşıdık, tıpkı tabak gibi yassı yuvarlak levhaları ileri doğru sürerek/ittirerek yaptık. Elektronu meydana getiren su/manyetik alanı biz protonun içinden taşınan su/manyetizma ile oluşuyor. Suda genişleyen halkalar gibi büyüyerek levhalar oluyorlar. ardışık levha oluşturuldukça öndekini ittiriyor. Sonuçta üst üste duran cd leri andıran yapı çıkıyor ortaya.)

14: تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاء لِّمَن كَانَ كُفِرَ

Tecrî : yer almak- bi a’yuninâ cezâen: gözlerimizle mükafaat alın- li men kâne kufir:inkar edenlere oldu -
---

15: وَلَقَد تَّرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad teraknâhâ âyeten: Ayetler bıraktık - fe hel min : kim bilebildi- muddekir: ölçme ,bağlantı, gelişim
Bıraktığımız ayetleri kim ölçtü ki? /bilebilir ki? / Geliştirdi ki? (Atomlar körler, onlara vahyedilmediği müddetçe etrafında olanları bilemiyorlar. Peygamberler atomların dünyasında bu iş için var, onlar aldıkları vahiy uyarında etraflarında topladıkları atomlarla çeşitli elementleri oluşturuyorlar.)

16: فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

Fe keyfe kâne azâbî: Azap nasıldı- ve nuzuri: ve yemin-
Yemine karşılık azap nasıldı?

17: وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâl kur’âne : kur'andan memnuniyet duyduk- liz zikri : zikrinden- fe hel min : kim bilebildi- muddekir: ölçme ,bağlantı, gelişim Kur'an'ın zikrinden memnuniyet duyduk, kim bilebilir ki? 18: كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ Kezzebet âdun: yalanı döndü - fe keyfe kâne azâbî : azap nasıl oldu - ve nuzuri: ve yemin-
---

19: إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ

İnnâ erselnâ : gönderdik - aleyhim: onlara - rîhan : rüzgar- sarsaran: öfkeli - fî yevmi nahsin mustemirr: gün boyu sürekli hissedilen -
Muhakkak ki Biz, onların üzerine uğursuzluğu (felâketleri), gün boyu devam eden sarsaran rüzgârı Onlara gün boyu hissedecekleri öfkeli rüzgar gönderdik.
(Rüzgar, değişken manyetik alana deniyor. Gün boyu hissedileceğini söylüyor, bu elbet çok uzun bir süre, hele ahiret hayatının bir günü bizim bin yılımıza denk iken süre boyunca atomların oldukça zor durumda kalacakları kesindir. Bu ve diğer vahiy anlatılarının neredeyse tamamı, bizi ahiret hayatına hazırlamak içindir. Gideceğimiz yerde bir başımıza kör halde başımızın çaresine bakmak zorunda kalacaığız. Tabiatıyla ön bilgileri almış olarak gidip atomik boyutlardaki yeni hayatımızı sürdürürken bu bilgiler sayesinde hayattı kalma şansı elde edeceğiz. Bahsi gecen rüzgara/manyetik alana maruz kalan atom, ot gibi eğilerek öyle rükuda kala kalacak.)

20: تَنزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ

Tenziun nâse : insanları alır - ke ennehum a’câzu: eğilmiş palmiye ağaçları gibi - nahlin munkair: küklerinden sökülmüş -
(rüzgâr) insanları alır, onları kökünden sökülmüş eğilmiş palmiye ağaçlarına çevirir.
(Manyetik rüzgarlar insan atomlarını eğip, ait olduğu yerden koparacak güçte.)

21: فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

Fe keyfe kâne azâbî : azap nasıl oldu - ve nuzuri:ve yemin -
Yeminim neydi, azabım nasıl oluştu?

22: وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâl kur’âne : kur'andan memnuniyet duyduk- liz zikri : zikrinden- fe hel min : kim bilebildi- muddekir: ölçme ,bağlantı, gelişim
Kur'an'ın zikrinden memnuniyet duyduk, kim bilebilir ki?

23: كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ

Kezzebet semûdu: semud yalancıydı - bin nuzuri:yeminle -
Yeminle, semud yalancıydı.

24: فَقَالُوا أَبَشَرًا مِّنَّا وَاحِدًا نَّتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَّفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

Fe kâlû e beşeren: dediler söylüyoruz- minnâ vâhiden: bize bir'i - nettebiuhû: takip etmek- innâ izen lefî dalâlin : öyleyse dalaletin için- ve suur:fiyatı -
Dediler ki; Söylüyoruz bir'i göster onu takip edelim. ---

25: أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ

E ulkıyez : gözlerim- zikru aleyhi : o erkek - min beyninâ : aramızda - bel huve kezzâbun : öyle yalan - eşir: nokta -
---

26: سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَّنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ

Se ya’lemûne: öğrenirler - ğaden : yarın - menil kezzâbul: yalancı - eşir: nokta -
---

27: إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ

İnnâ mursilûn: gerçekten gönderilen - nâkati fitneten: devenin cazibesi - lehum : onlara- fertekıbhum : izlediler - vestabir: sabırla -
Onlara gönderilen devnin cazibesini izlediler sabırla.
(Deve, dünyadaki deve değil tabi. Yeryüzündeki deve, hörgüçlerinden ötürü atomların en önemli özelliğinden almış adını. Haddizatında dünyadaki her şey atomların dünyasındaki isimleri almış YAni evvel olan atomların yaşantısı idi. Atomların içindeki ruh, edindiği bu bilgiyi dünya üzerinde kullandı. Yeryüzü, gökyüzü, yağmur, deniz, güneş, ay ve daha birçok ismin ilk konulduğu şeyler bu dünyada değiller. Benzerlikleri veya gördükleri iş hasebiyle adlandırıldılar. Deveye gelince , beşer yani bizim beynimizde bulunan ruh ile bedenin irtibatını sağlayan iki elementin valans bandındaki elektronların ismi deveye verildi. onların çift ve tek hörgöçleri kenetlendiğinde tek hörgüçlü elemen öteki aleme, ve çift hörgüçlü elementte bu dünyaya ait iki varlığı irtibatlıyor.)

28: وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ

Ve nebbi’hum: onlara söyle - ennel mâe: su - kısmetun: bölünmüş- beynehum: aralarında - kullu şirbin : her içim - muhtedar: öldürüyor -
Onlara aralarında bölünmüş suyu söyle, her içimde (azaldığı için) ölüyor.
(Başka vahiy açıklama cümlelerinde göreceğiz 'devenin sulanması'ndan bahsedilir. Beyinde enerji yönünden beslenmesiz kalan bu irtibat atomları yani develer her iş görüşle birlikte bir miktar küçülmekte yani susuz kalmaktadır.)

29: فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ

Fe nâdev : çağırdılar - sâhıbehum : sahiplerini- fe teâtâ : sulayın- fe akar: ---
Sahibini çağırdılar, sulayın --- (Deveyi sulamak ancak yeni şeyler öğrenmekle mümkün. Sürekli okuma ve yeni şeyler öğrenme, beyindeki atomların tek enerji kaynağı gibi gözükmekte.)

30: فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

Fe keyfe kâne azâbî : azap nasıl oldu - ve nuzuri:ve yemin -
Yeminim neydi, azabım nasıl oluştu?

31: إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ

İnnâ erselnâ: gerçekten gönderdik- aleyhim sayhaten: onlar bağırdık- vâhıdeten:bir birim/boyutsul- fe kânû : olay - ke heşîmil muhtezir: senin ezilmişliğin/yenilmişliğin-
Gerçekten onlara gönderdik bir birim; Olay senin ezilmişliğin...

32: وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâl kur’âne : kur'andan memnuniyet duyduk- liz zikri : zikrinden- fe hel min : kim bilebildi- muddekir: ölçme ,bağlantı, gelişim
Kur'an'ın zikrinden memnuniyet duyduk, kim bilebilir ki?

33: كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ

Kezzebet kavmu lûtın : lut kavmi çok yalan söylüyor- bin nuzuri: yeminli -
Lut kavmi çok yalan söylüyor, yeminli oldukları halde.

34: إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّا آلَ لُوطٍ نَّجَّيْنَاهُم بِسَحَرٍ

İnnâ erselnâ: gönderdik- aleyhim hâsiben: onlara haberci - illâ âle lût: ancak çokluğumuzun - necceynâhum : kurtuluşu - bi sehar: sihirle-
Onlara haberci gönderdik, çokluğunuzu ancak bir sihir kurtaracak.
(Sihir, var olanı farklı ve bilgiye dayalı olarak çabucak birleştirmek... Mevcutta olan atomların kenid bedenleriyle inşa edecekleri bir yapıyı anlatıyor.)

35: نِعْمَةً مِّنْ عِندِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَن شَكَرَ

Ni’meten : kaynak - min indina: bizden - kezâlike neczî: senin cezalandırılman - men şeker: teşekkür-
Nimet/enerji kaynağı elimizde, senin mükafaatın, teşekkürün.

36: وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ

Ve lekad enzerahum: onları uyardık - batşetenâ: atıklarınız - fe temârav: vaatlerimiz - bin nuzur: yemininiz -
Onları uyardık, size vaatlerimiz, yemininizden ötürü.

37: وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ

Ve lekad râvedûhu : onu takip ettiler- an dayfihî: konuğu - fe tamesnâ: körledik - a’yunehum: gözlerini - fe zûkû azâbî : azabın tadına baktılar - ve nuzuri: yemin etmiştiler-
Misafirlerini takip ediyordular, onların gezlerini körledik, yemin etmiştiler.

38: وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ

Ve lekad sabbehahum: sabah sıralarız - bukraten azâbun: azabın merkezinde - mustekırr: kararlı -
Sabah, azabın merkezinde sıralar orada kararlı kılarız.

39: فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ

Fe zûkû azâbî : öyleyse azab - ve nuzuri: ve yemin -
Öyleyse azabı tadın, yeminliydiniz.

40: وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad yessernâl kur’âne : kur'andan memnuniyet duyduk- liz zikri : zikrinden- fe hel min : kim bilebildi- muddekir: ölçme ,bağlantı, gelişim
Kur'an'ın zikrinden memnuniyet duyduk, kim bilebilir ki?

41: وَلَقَدْ جَاء آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ

Ve lekad câe âle fir’avnen: alın firavun - nuzur: yeminini-
Büyük ev geldi, yapın yemin. (Yeminlerini bozarak dışlanan ve tek başlarına savunmasız kalanların karşılarına firavn -büyük ins atomu- çıkacak)

42: كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ

Kezzebû bi âyâtinâ: Ayetlerimizi yalanladılar - kullihâ: hepsini- fe ehaznâhum : bu yüzden aldık- ahze azîzin : büyük sevgilerini - muktedir: yeteneklerini -
Âyetlerimizin hepsini yalanladılar. Bu sebeple sevgi-çekim gücü- ve yeteneklerini aldık..

43: أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُوْلَئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَاءةٌ فِي الزُّبُرِ

E kuffâru : --- - kum hayrun : seni iyiliğe- min ulâikum: davet ettiğimden beri - : senin saflığın- : kutsal yazılar -
---

44: أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ

Em yekûlûne: veya derler - nahnu cemîun : biz hepimiz - muntesir: galibiz -
---

45: سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

Se yuhzemul cem’u : - ve yuvellûned : - dubur: -
---

46: بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ

Belis sâatu: ancak zaman - mev’ıduhum: randevuları - ves sâ’atu b>: ve zaman - edhâ : kötü- ve emerr: geçiyor -
---

47: إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

İnnel mucrimîne: suçlular - fî dalâlin : delalet içinekiler - ve suur: ve hata -
---

48: يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ

Yevme yushabûne: sürüklendikleri gün - fîn nâri : ateşin içine - alâ vucûhihim: yüzlerinde- zûkû messe sekar: ateşin tadı dokunacak-
---

49: إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

İnnâ kulle şey’in : her şeyi - halaknâhu : halg ettik - bi kader: kaderiyle-
---

50: وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ

Ve mâ emrunâ: Emir nedir - illâ vâhıdetun : ancak tekillik - ke lemhın: parıltınızı - bil basar: öngörün -
---

51: وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ

Ve lekad ehleknâ: ölündüğümde - eşyâakum: seni duyuyorum - fe hel min muddekir: --- -
---

52: وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ

Ve kullu şey’in fealûhu: Her şey toz - fîz zubur: kutsal yazı -
---

53: وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ

Ve kullu sagîrin : her küçük şey- ve kebîrin : ve büyük - mustetar : yazıldı -
Her küçük ve büyük yazılmıştır.

54: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ

İnnel muttakîne: Muhakkak ki doğrular - fî cennâtin : cennettedir - ve neher: ve ırmak -
Muhakkak ki doğrular cennette ve nehirdedir.

55: فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ

Fî mak’adi : iktidar koltuğunda - sıdkın: sadıklar- inde melîkin : melikin yanında- muktedir: yetkili -
Sadıklar, melikin yanında iktidar koltuğundadırlar.