Yavuz Özmen bilimseltefsir.com
-----

42- Furkan (25)

  • Evrenin inşa ediliş prensibi Furkan…

    Furkan kelimesi Fark kökünden türemiştir. Fizik evrenin varlığı ve yokluğu arasındaki fark nedir? analog sayı sistemiyle tanımlanamayacak türde ifade şekli olmalıdır! Furkan, yok ile var arasındaki farkı anlatmaktadır. Evrenin başladığı an ile onun bir öncesi an.

    Var ile yok arasındaki farktan başka konuşulacak durum olamayacağı bu anın/zamanın adı "Furkan" dır.

    Dijital tabana göre iki ifade dışında ihtimal olamıyor. Bu anlamıyla Furkan, dijital demektir.

    De ki: “O’nu, Gök’lerin ve yer’in sırrını bilen indirdi. O gün melekleri görecekler, izin günü mücrimlere müjde yoktur. Ve işte böylece nebîlerin hepsine mücrimlerden düşman kıldık...

    Vahiyde Gök’lerin ve Yer’in sırrı olduğu açıkça dillendirilir fakat hangi tefsire baksanız sanki onların hiç sırrı yokmuş gibi geçiştirilirler. Gök’ler ve Yer, gökyüzü ve yeryüzü sanılıyor. Gerçekte onların her ikisi de atomun içindeler. Yani Gök'ler, ayaklarımızın altındadır, tabiatıyla cennetler de enelerin ayakları altındadır, hatta taptığımız da...

    İnsanoğlunun atomun görünüşünü tespit etmesi olanaksızdır, bu iddialı bir cümle değil, çünkü Allah atom için gayb diyor. Gaybın sırlarını ancak ben bilirim diyor. Peki, biz ne zaman atomu görebiliriz? Atom boyutlarında yaşantıya kör olarak başladığımızda dahi atomlar gayb olmaya devam edecektir. Allah'ın bize anlatmaya çalıştığı şey budur. Devamlı surette atomun yapısı ve başına gelebilecek olayları bildirip durmaktadır. Vahşi bir yaşam içindeki insan atomlarını hayatta kalma metotlarına ait bu önermeleri beşeri hayata yönelik talimatlar olarak yorumladığınızda, tehlikeli anlamlar çıkabilecektir. .

    Ve ant olsun ki Musa ya kitabı verdik, sonra “Âyetlerimizi yalanlayan kavme gidin!” dedik...

    Hz. Musa’ya verilen kitap, Lam rumuzlu atom olan Tevrat'tır. Kitap, bizim anladığımız manada kağıt ve mürekkepten ibaret İnsan yazması derlemeler değil elbet. Allah, böylesi derlemelere güvenmediği için kimseye kitap tedvin işini vazife etmiyor. Zaten âyetleri yalanlayan kişilere kağıttan yapılmış yazıtların ne etkisi olabilir ki.

    Görmedin mi Rabbin gölgeyi nasıl uzattı? Eğer dileseydi elbette onu, sabit kılardı. Ve geceyi, size giysi yapan, onu dinlenme zamanı kılan, O’dur. (dinlenme: dinini arttırma. Ruhumuz, eylemleriyle ins atomunu titreştirip enerji kayberedek devinimi azalırken, ins atomu/gece içinde rüzgar gibi dış etkilerle tekrar hız/enerji kazanıyor. ) Ve gündüzü can yaptı... Ve rüzgârı, müjdeleyici ve rahmet olarak gönderen, O’dur. Ve Biz, semadan tertemiz su indirdik...

    Gece isimli Gök'lerin içindeki su dışarı atılarak boş bir kadehe dönüşüyor. Dışa savrulan su için Gök'ten su indirdik deniyor. Hortum hızlanıp güçlenirken uzanır, sonra rüzgâr kesildiğinde kısalır. Biz Gök’lerin bu davranışının hortuma benzerliğini keşfettikten sonra vahiylerin anlatıları daha bir anlam kazanıyor-lar.

    Onunla ölü beldeyi canlandırmamız ve yarattığımız hayvanlardan ve İnsanlardan çoğunu sulamamız içindir...

    Etrafa saçılan su, gidecek yeri yoksa hemen kendi etrafında yüksek basınçlı alan oluşturuyor. Bilim dünyası bu basınçlı alanı manyetizma olarak tanıyor, fakat manyetizmanın basınçlı uzay alanı olduğunu bilmiyor. Basınçlı alanın etkileri ve davranışları ile elektrik ve endüksiyon olayları meydana geliyor. Ve ant olsun ki tezekkür etmeleri için onu, onların aralarında paylaştırdık...

    Bir protonun içinde altı Gök olduğu için vahiylerde proton ismi yerine Gök kelimesi çoğul anılıyor, protonun içinde hapsolmuş halleri sebebiyle enerji ihtiyaçları kendi aralarında paylaştırılmış oluyor.

    Eğer dileseydik, elbette bütün kasabalara da nezir gönderirdik...

    Peygamber gönderilmemiş elementlerin varlığı haber veriliyor. Bunlar hangileridir diye ayrıca çalışma yapmamız lazım.

    Ve iki denizi serbest bırakan O’dur; biri lezzetli ve tatlı, diğeri tuzlu ve acı. İkisinin arasına engel kıldı. Engelleyerek mani oldu...

    Arş ve Gök'lerin etrafındaki olaylar bilinmeyince iki deniz Dünyadaki denizler olarak anlaşılmış. Gerçekte basıncı yüksek alan ile diğer ana mekanın durgun halleri, aralarında cidar olmaksızın duruyor ve karışmıyorlar.

    Ve sudan beşeri yaratan, O’dur. Sonra ona neseb ve sıhriyyet kıldı. Ve senin Rabbin Kadir’dir...

    Gök’leri ve Yer’i ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Rahmân arşa istiva etti...

    Sıradan İnsanlar anlamıyor olabilir, ama karnını vahiylerin sırtından doyuranlar hiç sorgulamıyorlar mı ki; Yeryüzünün bittiği yerde gökyüzü başlar, bu ikisinin arası olamaz. Çünkü iki sathın temas yüzeyi arasında boş alan yoktur! Gerçekteyse Allah diyor ki; Proton ile elektron arasındakileri altı günde yarattım! Hadi bunu anlayamadınız, bu altı günde yaratılış haberini haftanın yedi günlerine ahmakça uyarladınız, peki artan bir gün ne olacak, tatil mi? Allah hiç boş durmadığını, her an bir iş ve oluş üzere olduğunu başka bir vahiyde bildiriyorken siz bunu hiç okumadınız mı? Gök'te burçlar kılan O, mübarek’tir. Ve orada Ay’ı, aydınlatıcı bir kandil kıldı...

    Gök'lerin etrafını saran gece’nin dış yüzeyinin adına ay deniyor.

    Ve tezekkür etmek veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü karşılıklı art arda kılan, O’dur...

    İki tren vagonu için art arda denilir, ama dünya dönerken karanlıkta kalan bir yarısı diğer yarısının ardından geliyor diyemeyiz. Bir küre üzerindeki gölgeli kısım ile aydınlık kısımların aynı anda varlarken hangisi diğerinin ardın-da/önündedir?

    Dönen dünya üzerindeki aydınlık ve karanlık bölgeler vahiy konusu edilmez. Allah bize Gök'leri nasıl konuşlandığını anlatıyor. Onlar iki topaç gibi birbirlerinin kabaraları üzerinde dönüyorlar, aynı yörüngede ilerlerken aynı tren vagonu gibi ard arda ilerliyorlar.

    Ve onlara, Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır olmazlar... “Rabbim, dualarınız olmasa neye yararsınız! der...

    Allah, çalışmanın ve iş görme eylemine dua diyor. İş üretmez-seniz ise ne işe yararsınız diye soruyor. Gökyüzüne el açma ne kadar yanlış bir hareket ise, duayı söz ile niyaz etmekten ibaret sanmak ta o kadar yanlıştır, anlamsızdır. Çalışmanın vahiyler-deki adı dua olduğu için, her duanın karşılığı verilmiş oluyor. (İki müsabık yarışma öncesinde söz ile dua etseler, onlardan antremanı iyi olan kazanacaktır. Böylece duası kabul olan kişi çalışan, iş üreten hangisi ise o olacaktır.)

1: تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا

Tebâra-ke-ellezî : berekete nail oldun - nezzelel : indirilen - furkâne : furkan/fark - alâ abdihî: köle üzerine - li yekûne: evren için - lil âlemîne nezîrâ: alemlere muştula -
Berekete nail oldun! İndirilen furkan sayesinde, evrendeki tüm kullar üzerine... Alemlere muştula.
(Berekete nail olunmak, hiçlikten varlığa kavuşmak arasındaki farkla anlatılıyor. Hiçlikle varlık arasındaki fark tamda açıklayıcı ve anlaşılır tek tabirdir. Çünkü her hangi bir sayı ile başka bir sayının farklılılık olasılığı faktöryelleri kadar çeşitlilik arz edecekti. Ama yokluk 0-sıfır ve varlık yani 1 bir arasında fark tektir ve sıfır ile birlikte ikili sayı sistemini oluşturur. İfade tek kelimeyle ikili sayı sistemi kadar yani digital sistem kadar kesin ve kararlı bir ifade çıkarmaktadır ortaya. Zaten fizik varlık ve dolayısıyla tüm evren, temelde dijital yapıya sahiptir. Tek ayrıntı, karmaşık sistemlerdeki bit sayısının fazlalığı olacaktır. Evrendeki karmaşık yapılı elementelerle yapılan tüm alaşım ve bileşimler her daim sadece hidrojenle inşa edilmektedir. Diğer taraftan Vahiy anlatılarında önemle vurgulanan en belirgin husus şudur; Allah sadece bir tane hidrojen yaratabilmektedir (fatr). Diğer her şeyi hidrojeni -insan atomunu- kullanarak inşa (Ca'l veya halg) etmektedir. Atomların içlerinde ise sadece bir tane "bir" yani "elif" yani "ruh" yani "enerji" vardır. İns atomunun sahip olduğu bereket işte bu "Bir" dir/furkandır.)

2: الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا

- Ellezî lehu : kimdir - mulkus semâvâti : göklerin kralı - vel ardı : ve yerin - ve lem yettehız veleden: bir oğlan almadı - ve lem yekûn : ve olmadı - lehu şerîkun: onun ortağı - fîl mulki : mülkünün içinde - ve halaka kulle şey’in : ve yaptığı her şeyden - fe kadderahu takdîrâ: değerini takdir etti -
Göklerin ve yerin kralı kimdir? Bir oğlu olmadı, Mülkünün/egemenliği içinde ve yaptıklarınından, değerini takdir ettikleinden, ona ortak olsun diye bir oğul almadı. -

3: وَاتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا

Vettehazû : onlar aldı. - min dûnihî : o olmadan - âliheten : ilahlar/tanrılar - lâ yahlukûne şey’en : onlar hiç bir şey yaratamaz - ve hum yuhlekûne : onlar yaratır - ve lâ yemlikûne : ve yaratamaz - li enfusihim darran : kendileri için zararlı - ve lâ nef’an : kötü/faydasız/işe yaramaz - ve lâ yemlikûne mevten : ölüler sahip değiller - ve lâ hayâten : hayatları yok - ve lâ nuşûrâ: neşretmezler -
İlahlar, o olmadan alır götürürler. İlahlar hiç bir şey yaratamazlar. zararları kendileri içindir, faydasız /işe yaramazlar. Ölüler sahip değildir, hayatları yoktur, neşrettikleri yoktur.
(İlah, hiçliğin adıdır. Hiçlir her şeyi alır götürür, geriye hiçlik kalır. Onların yarattıkları ancak kendilerine zarar verebilir, çünkü hiçlik, en kürük yaratıyla biter/sonlanır, artık hiçlik konuşulamaz olur. Aslında yaratır ama yaratamaz. O adeta bir ölüdür, ölüler hayata sahip değildir, neşrettikleri dalga veya ışık yoktur.) -

4: وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جَاؤُوا ظُلْمًا وَزُورً ا

Ve kâlellezîne keferû: inkar edenler derki - in hâzâ illâ ifkunifterâ hu : bu ancak onun anormal bir icadıdır - ve eânehu aleyhi kavmun âharûne: ve ona başka birisi yardım etti - fe kad câû zulmen : geldiler haksız - ve zûrâ: ve yanlış -
İnkar edenler dedi ki "Bu onun anormal bir icadıdır, ve ona başka birisi yardım etti.
(Enerji içeren tek boyutlu zaman çizgilerinin icadını anormal olarak nitelendiriyor ve onu yaparken en baştaki hiçliği kast ederek yardım aldığını söylüyorlar. ) -

5: وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا

Ve kâlû esâtîrul evvelînektetebehâ: ilk iki kitap efsanedir dediler - fe hiye tumlâ: dikte edildi - aleyhi bukraten: üzerlerindeki makaraya - ve asîlâ: gerçek budur -
İlk iki kitap efsanedir dediler. Üzerlerindeki makaraya yazdırıldı, otantik olan gerçek budur.
(Üç nesil insan atomu var. Her insan atomunu oluşturan ve atomun içinde ona ruh/akıl sağlayan bir erkek/racul/adam var. Son nesil atom öncekileri göremiyor ve efsaneden ibaret olduğunu veya masal olduğunu söylüyor. İnsan atomları etrafındaki elektromanyetizma ile bir kitap/bütün olarak anılıyor. İlk iki kitap tevrat ve incildir, vahiy anlatılarında kitap ismiyle yalnızca bu ikisi anılır. KUr'an için kitap denmez, zaten kur'an, atomları kaplayan/kuşatan elektromanyetizmanın adıdır. İçinde koruduğu atomlar Ayet diye anılır.) -

6: قُلْ أَنزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

Kul enzelehullezî : İndireceğim dedi - ya’lemus sırre: kim bilebilir sırrını - fîs semâvâti : göklerin - vel ard : ve yerin - innehu kâne gafûran rahîmâ: o, affdici ve esirgeyendir -
Aşağı indirin dedi! Göklerin ve yerin (atomun- gökler proton ve yer elektron) sırrını kim bilebilir. -

7: وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ لَوْلَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا

Ve kâlû mâli hâzâ-r resûli : dediler, bu resulün parası/malı - ye’kulit taâme : yeyin - ve yemşî : ve yürüyün - fîl esvâk : piyasalar/pazarlar - lev: eğer - lâ unzile ileyhi melekun: melekler onun üzerine indirilmedi - fe yekûne meahu nezîrâ: hepsi onunla haber aldı -
Dediler bu resulün malı, yeyin ve yürüyün. Melekler onun üzerine indirilmedi, onunla haber aldılar. (Elektron, amellerin kaydedildiği levhalar olduğu için kıymet ihtiva ediyorlar. Amellerin çokluğu demek levha sayısının çokluğu demek. Resullerin güçleri hasebiyle cezbedici/dikkat çekici görünümü var. Davet edilen diğer atomlar bu büyük elektrondan faydalanıyorlar. Günün şartlarında ayetleri cahil insanlara ancak yeme içme pazar yerine toplanma gibi örneklerle anlatabilirsiniz. Teknik anlamda melekler protona ait organlar olduğundan onların elektronla ilgilerinin olmadığı ama titreşimleri/haberleri ondan aldıkları bildiriliyor. Elektron bir nevi mikrofon ve hoparlördür. Dinamik mikrofon hoparlör gibi ses verebildiği gibi aynı zamanda bir hoparlör mikrofon olarak ta kullanılabilir.) -

8: أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَّسْحُورًا

Ev yulkâ ileyhi kenzun : Ona bir hazine teslim etsek - ev tekûnu lehu cennetun ye’kulu minhâ: ya da ona yemek olan cennet (versek) - ve kâlez zâlimûne in tettebiûne: eziciler dedi ki; takip edersin - illâ raculen meshûrâ: ancak büyülenmiş bir adamı -
(İnkarcılar, neşriyat yapamıyorlardı. Sebep, onlar beslenemiyordular. Yemek, enerji kaynaklarına deniyor. İfadeler devrin seviyesine binaen günlük hayattan seçilmek zorundaydı. Foton neşriyat yapamayan ve dolayısı ile etkileşimlerini sadece bedenleriyle sıkıştırma ve vurma ile yapmaya çalışan inkarcı atomlar inananların resullerin sofrasından beslenmesini hazmedemezdiler. inananlara vazgeçmelerini temin için resullerin büyülenmiş ve dolayısıyla boş vaatlerde bulunduklarını telkin edebiliyorlardı.) -

9: انظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا

Unzur keyfe darabû lek-e: seni nasıl darp ettikelirine bak - el emsâle : atasözleri - fe dallû : tehcih ettiler - fe lâ yestetîûne sebîlâ: bir sebil yapmadılar -
Foton yayamayan ve titreşim üretemeyen inkarcılar, inanan insan atomlarına vurarak eya sıkıştırarak diğer atomlara şiddet uygulayan inkarcılar/eziciler içlerindeki enerjiyi dışarı akıtmayarak içlerini boşalmadıkları içinde bir racule ev olmuyordular. Atomların içindeki enerjiyi dışarı atması, sebil şeklinde anlatılmış.) -

10: تَبَارَكَ الَّذِي إِن شَاء جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِّن ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَيَجْعَل لَّكَ قُصُورًا

Tebârakellezî: bereketli - in şâe : inşallah/dilerse/diledi - ceale : yaptıklarına geldi - leke hayran: senin iyiliğin - min zâlike cennâtin tecrî < b>: oluşturulmuş o cennet - min tahtihâl enhâru : nehirlerin altında - ve yec’al leke kusûrâ: senin sarayların -
---
(Cennette nehirler akar şeklinde tercümeler tamamen yanlıştır. Sanırım buun sebebi cenneti dünyadaki güzel bir coğrafya gibi hayal etmek olmalı. Fzik dünyanın kuralları çerçevesinde nehirler akar, ama altından veya üstünden değil içinden akar. Atomların düyasında ise nehirler, elektriktelleri gibi boşlukta ilerlerlerken protonun -göklerin- hemen altında oluşan bu akıntılar izleyen racul bakış açısından altta kalmaktadır. Raculun tek gözü tepesinde olduğundan ötürü altta kalan nehirleri ve elektronları algılayamamaktadır.)

11: بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَن كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا

- Bel kezzebû bis sâati : ancak saat başı yalan söylediler - ve a’tednâ : alıştık - li men kezzebe : yalancı adamlara - bis sâati saîrâ: saat başı yangına -
---. -

12: إِذَا رَأَتْهُم مِّن مَّكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا

İzâ : eğer >raethum : gördüler - min mekânin baîdin : uzak konum - semiû: işitti - lehâ tegayyuzan : rahatsız eden - ve zefîrâ: ve yüksek (sesini) -
--- -

13: وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا

Ve izâ ulkû : ve eğer fırtatırlar - minhâ mekânen : onlar/onların yerinedn - dayyıkan mukarranîne : sıkı bağlanmış - deav hunâlike subûrâ: aranan işaretleri (bu) olsun -
---

14: لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا

-
Lâ ted’ûl yevme : bugün çağırma - subûran vâhıden : bir kanıt - ved’û subûran kesîrâ: ve çağır çok kanıt -
--- -

15: قُلْ أَذَلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كَانَتْ لَهُمْ جَزَاء وَمَصِيرًا

Kul e zâlike : öyle söyle - hayrun : iyidir - em cennetul huldilletî : veya ölümsüz cennet - vuidel muttakûn: dinin vaadi - kânet lehum cezâen: cezaları oldu - ve masîrâ: ve kaderi -
De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa muttakilere (takva sahiplerine) vaadedilen, onlar için bir ceza (mükâfat) ve dönüş yeri olan 'Cenneti Huld' mu (ebedî cennet mi)?” -

16: لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاؤُونَ خَالِدِينَ كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْؤُولًا

Lehum : onların - fîhâ mâ yeşâûne hâlidîn: ölümsüzlük içinde arzuladıkları - kâne alâ rabbike : rablerinden kenid üzerlerine - va’den mes’ûlâ: vaatlerinin sorumluluğuydu -
Orada onlar için, diledikleri herşey ebedî olarak vardır. (Bu), Rabbinin üzerine olan (yüklendiği, aldığı) ve ondan istenen bir vaaddir.

17: وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلَاء أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ

Ve yevme yahşuru hum : ve toplanma gününde onlar - ve mâ ya’budûne : neye ibadet ettiler - min dûnillâhi : Allahsız - fe yekûlu : dedi - e entum : sen - adleltum : hayret etmek - ibâdî hâulâi : köle olmuşlar - em hum dallûs: onlar yanlış - sebîl: yol -
Ve toplanma gününde onlar, ibadet ettikleri tanrı olmaksızın hayretler içinde gelecekler. Onlar köle olmuştular, yanlış yoldaydılar.

Devam ediyor...